|
 Keşke' demek doğru değil, yanlışmış. Büyükler 'keşke' demeye, yani pişmanlığa mahal bırakmazlarmış. Bunu bir yerlerden duyduk, okuduk, öğrendik; evet ama pişmanlık sularından geçmedik ki. 'Keşke' dememek gerekiyormuş aslında. 'Keşke'nin zımnında kadere itiraz mı varmış, şeriat-ı fıtriyeye aykırı olduğu için mi, yoksa "o gün, ah keşke diyecekler" ifadesi için midir; keşke dememek gerekiyormuş. Kaç bin kez treni kaçırdık, kaç bin kez Kaç bin kez 'keşke' diye hayıflandık ve daha kaç bin kez 'ah keşke' diyeceğiz. İnsanız ya, bilsek de unutuyoruz. "Bilüp ettiklerimize", "bilmeyup ettiklerimize", "ah keşke" diyoruz. 'Keşke' diyoruz geçip giden her fırsatın ardı sıra. Fırsatlarsa geliyorlar ve geçiyorlar. Fırsatlar, seferi yaşıyorlar; durmuyorlar, konaklamıyorlar. Geliyorlar ve gidiyorlar. Bize, ardı sıra hayıflanmak, pişmanlık ve 'keşke' demek bırakıyorlar. Yani genellikle böyle yapıyorlar. Onları biz kaçırıyoruz evet, ama onlar da kaçıyorlar. Fırsat, kollanır mı kovalanır mı? Kollanır herhalde. "Bir düşer" denmiştir ama bir çok kez düşer aslında. Hayır, 'fırsat düşkünlüğü'nden, 'fırsatı ganimet bilmek'ten söz etmiyoruz burada. Öyle anlarsak fırsat da bizi kaçırır aslında. Şimdi, şu an, şırıl şırıl akan bir dereden geçmek istiyorum. Siz de öyle misiniz bilemem, çok tren kaçırdım şu kısacık hayatta. Belki, daha geniş bir zaviye için 'fırsat' üzerinde değil 'mühlet' üzerinde durmak gerekiyor. 'Mühlet': belli bir zaman. Bize verilen süre de fırsat değil 'mühlet'tir aslında. 'Süre' demek de doğru değil, vakit. 'Süre' sanki bizim zaptettiğimiz bir zaman dilimi. Kol saati zamanıyla uydurulmuş bir ifade. Yeniden fırsata dönersek; kaçan sayısız 'fırsat', altın tepside sunulmuş fırsatlardı. Hepsi kaçtı, biz istemeden kaçtı. Durmadılar, kaçtılar ne yapılabilirdi ki? Ne çok 'fırsat' var, ne çok kaçıyorlar şu yalan dünyada. Ve ne çok özlem var ruhumuzun derinliklerinde saklı duran. Ne çok dere, ne çok çay, ne çok ırmak akıyor içimizden. Hangi bilinmez beyabana akıyorlar, kim bilir? Birini olsun zaptedemiyoruz. Günlerdir kar yağıyor. Evlerimizde mahsur kaldık. Pencereler buz tuttu. Sokak ile evimizin içi arasında kırk dereceye varan bir fark var. Eksi yirmi dereceye varan soğuk pencereden başımı uzatmaya izin vermezken, pantolonumun paçalarını toplayıp bir dereden geçmek istiyorum. Dere mi demeliyim, çay mı bilmiyorum, ama bir değirmeni döndürecek kadar suyu var. Akış menzilindeki yüzlerce bahçe, onbinlerce ağaç bu sudan kısmetini alıyor. Salkımsöğütler, karakavaklar, iğdeler. Bildiğim, tanıdığım bir dere bu. Bende saklı silik fotoğraflar arasında bu derenin özel bir yeri var. Anneannemlerin köyüne giden değirmen deresi olmalı bu: Değirmen deresi. Dünya bir değirmen midir? Yoksa, bir değirmen deresi mi? Yıllardır geçmedim o dereden. Şimdi, şu kara kışta, şu zemherinin ortasında gözümde tütüyor yurdumun bir köyünde binlerce yıldır akan bir dere. Şair Zarifoğlu geliyor dilimin ucuna. İnce şair. 'Bir Değirmendir Bu Dünya'yı kaleme almıştı ahir ömründe. Ahir ömrü kırklı yaşlarıymış, kim bilebilirdi. Bizce, henüz 'ömrünün baharındayken', üretiminin doruğundayken, gözlerindeki ışık alev gibiyken, sakalına bir tek ak tel düşmemişken tutup Bir Değirmendir Bu Dünya'yı yazmıştı. Gök ekin Cahit Zarifoğlu uzandığı ölüm döşeğinde yanı başındaki dostlarına "şimdi bir tay gibi kırlarda koşmak istiyorum", demişti. Ne dokunaklı bir arzudur bu. Bir tay gibi kırlarda koşmak. Zümrüt yeşili bahçenin ortasından geçiyorum. Anneanne kokusu, iğde kokusu, zülal teyze kokusu. Şimdi, şu zemheride, şu buz tutan camların ardında, şu ruhsuz metropolde güçlükle hatırlıyorum. Pabuçlarım ellerimde, hayallerim yanı başımda, ayaklarım suya değiyor, başım söğüt yapraklarına. Çocuk adımlarımla altında yürüdüğüm güneşe niye 'kızgın güneş' dendiği de anlamsız bir soru olarak takılıyor kafama. Anlamsız soruları değirmen deresine bırakıyorum. Bir karıncaya, bir ağustos böceğine, bir tarlakuşuna yoldaşlık ediyorum. Suyun tam ortasında suyu tutmak ve yunmak istiyorum. Avuçlayıp yüzüme çarpmakla yetiniyorum. Alıç toplamıştım az ileride. Ceketimin cebinden alıç alıyorum. Söğüt ağacının kökünde şemsiye gibi açılan üç beyaz mantarın zehirli olup olmadığını düşünüyorum. Zehir ihtimalini suya salıyorum. Bu eski silik fotoğrafa gölge düşmesin istiyorum. Ne fırsatlar, ne trenler kaçırdım. Mühleti kaçırmasam bari...
| Comments () >> |
 |
| Write comment |
You must be logged in to post a comment. Please register if you do not have an account yet. |
|